Yazıma ’şimdilik’ tüm Dünya’yı avcunun içine almakta ısrar eden ve canlılığı yok etme hedefi doğrultusunda dört nala koşan ve doğa dışında gelişen problemimizin tanımıyla başlamak istiyorum.  Okyanus asidifikasyonu: Yeryüzündeki okyanus, deniz, göl vb. hazineler doğanın dengesi gereği belirli pH değerlerine sahiptir. Bu orijinal değerler çeşitli etkenler sebebiyle -ki maalesef başı antropojenik sebepler çektiğinden dolayı- doğanın belirlediği spektrum aralıklarının anlamlı oranda azalmasıyla ortaya çıkan, sonumuzu getireceğimiz bir başka küresel sorunumuzdur. Bu orijinal değerin stabil kalması çok önemlidir. Neden çok önemli olduğunu ve bu yazıyı yazmaya neden gerek duyduğumu şöyle açıklamak istiyorum: Gözümüzün önüne tüm canlılığı kapsayan bir ekosistem piramidi getirelim. Aşağıdan yukarıya doğru piramidi bildiğimiz canlılarla dolduralım (üreticiden tüketiciye doğru sıralanacak şekilde). Görseli beynimize işledikten sonra kısa bir süreliğine, doldurduğumuz trofik düzeylerden suda yaşamayan canlıları çıkaralım. Geri kalanlara bir göz atalım: Suda yaşayan sayısızca plankton, sünger, denizanası, yosun, yumuşakça, balenli balina vs. gibi canlıların olduğu bir besin zinciriyle karşılaşırız değil mi? Tanıma geri dönecek olursak her doğal su kütlesinin stabil kalması gereken bir pH değerinden bahsetmiştim. Okyanuslarımız bu değerlerde kaldığı süre zarfında aslında tüm Dünya’da birçok ihtiyaç duyulan reaksiyonların kendiliğinden gerçekleştirilmesini temel görev edinmiş, doğal ve devasa fabrikalardır. Dolayısıyla yukarıda bahsettiğim antropojenik sebepler, bu doğa tarafından kurulmuş olan fabrikalarımızın batmasına sebep olmaktadır. Bir anlığına evrenin bize miras bıraktığı multidisipliner olarak durmadan çalışan fabrikalarımızın iflas ettiğini ve şimdilik sadece insanoğlunun başına neler gelebileceğini bir düşünelim. 

Yaşayabilmek için soluduğumuz havanın bir miktarından tutun da en basit hayvanlardan olan Deniz Süngerler’inden elde edilen kemoterapötik ilaçlara kadar ve hatta diğer bir basit örnek olan algler dahi günlük hayatımızda kullanılan kozmetik ürünlerinde, laboratuvar ortamında tercih edilen birçok ticari kimyasalın yapısında bulunmaktadır. Bu tarz örnekleri ne kadar yazmaya çalışsam da yelpazeyi sizlere asla tam olarak sunamayacağım için daha fazla irdeleyemeyeceğim.

 Durum aslında o kadar göz önündeki. Eğer bu canlılar gün geçtikçe asidifikasyonun artmasının paralelinde bizler tarafından yok oluşa sürüklenirlerse aslında kafamızda oluşturduğumuz su ekosistemi piramidini maalesef boşaltmamız gerekmektedir. Kendi irademizle boşalttığımız bu piramide şimdide suda yaşamayan canlıları yerleştirelim. Olmasa da olurmuş gibi geliyor değil mi? Değil işte. Eğer sudaki canlılığı yok ediyorsak bunun elbette bedelini bizler olmasak dahi sonraki insanlık ödeyecektir. Unutmayalım ki doğa her zaman kazanır ve entropisini korumak adına bizim Dünya üzerinde kurduğumuz düzeni muhakkak ki bizim işimize gelmeyecek şekilde bozacaktır. Laf arasında sıkça geçirdiğim antropojenik sebeplerden, bunların neler olduğundan ve elimizden gelebilecek bir çözüm var mı, yok mu biraz da bunlardan bahsedelim. Antropojenik sebepler: Kısaca bizim doğayı mahvetmemizdir. Bizler nedense elimizdeki bir su şişesini çöpe atmak yerine sokağa, parklara, atmanın yanında maalesef ki denizlerimize atmayı da alışkanlık haline getirmeyi seven bir topluluğuz. Sözüm meclisten dışarı elbette. Şimdi yine beyninizde görsel bir sunum hazırlamanızı rica edeceğim. Sahilde yürüyorsunuz, elinizde örneğin bir gazoz şişesi var ve bu elinizde kaldı. Çünkü etrafınızda çöp kutusu göremediniz ve denize savurduğunuzu farz edelim. Belki de bununla ne kadar kötü bir geleceğe sebep olabilirim ki diye düşünebilirsiniz? Olayları zincirleme aktarmak istiyorum: Denizin dibine inen şişe öncelikle oradaki popülasyon için çokta zarar vermemiş olabilir, belki de vermiş olabilir kim bilir? Güneş doğar, deniz suyu ısınmaya başlar beraberinde denizin içinde bulunması gereken canlılık ve bulunmaması gereken şişe de ısınmaya başlar. Dolayısıyla suyun sıcaklığı orada bulunmaması gereken maddeler yüzünden daha fazla artar ve sadece ısınmakla da kalmaz. Çeşitli kimyasalları da döküp harmanladığımız bir cehalet laboratuvarı kuruyoruz çaktırmadan. Çok sağlam bir deney gibi gözükmüyor mu? Belki de okyanuslarımız kuruduğunda doğadan bize geriye çok da nahoş şeyler kalır. Düşünsenize asırlarca, canlılara ve onların habitatlarına verdiğimiz zararlar sonucunda sularımız kurumuş ve geriye yalnızca insanoğlunun geleceğe yaptığı ‘yatırım’ kalmış. Çöplerin kimyasal atıklarla etkileşime girebileceğini ve bir de ozon tabakamızın o zamana kadar iyice aralanacağını varsayarsak belki de kalıntılardan çıkacak gazlar bizlerin çantalarında minyatür oksijen tüpleri taşımamıza sebep olacak. Aslında bu kadar ileriyi görmeye çalışmamıza gerek yok. Günümüzde haberlerde görüyoruz: İzmir Körfez kıyılarında Denizanası istilası. İzmir halkı gergin. Gergin olmalıyız bence de ama o hayvanın bize zarar vereceğinden değil. Biz ne yaptık da onlar bu kadar üreme ihtiyacı duyup koca körfezi kapladılar?  Kendimize soralım. Bizler asidifikasyonu engelleyebilecek zihne sahipken, görmezden geldiğimiz ya da bu sorunumuzdan bir haber olduğumuz için o canlılar suyun olması gerekenden daha fazla ısındığından veya çeşitli mineraller, iyonlar, tuz oranları gibi mikro veya makro çevrelerinde bir dengesizlik hissettiklerinden ve nesillerini devam ettirebilme iç güdüsüyle ordu oluşturacak kadar çoğalıp hayatta kalmak istiyorlar. Onlara bu stresi yaşatmaya hakkımız var mı? Ya da soruyu değiştireyim, bizim kendimize ve gelecek nesillere bunu yapma hakkımız var mı? Şu günlerde pandemiden dolayı sokakta bir çiçeğin kokusunu bile duyamaz olduk. Sizce virüs değil de bundan 50 yıl sonra soluduğumuz hava kalitesinde düzensizlik yaşarsak ve bunun sebeplerinden birisi de zamanında bir kere dahi olsa denize bir gazoz şişesi atmamız olabilir mi? 

Ş.Dilara Kavuş

No Article rating
0 Reviews
Sizce bu yazı etkili miydi? Kendimizi daha çok geliştirebilmemiz için bize yardımcı olun!
  1. Wow!
  2. Mmm
  3. Hmm
  4. Meh
  5. Pff